13 Ağustos 2008 Çarşamba

Karadeniz Notları -1 Ardeşen / Fındıklı / Ayder

Yine bir tatili bitirdik bir yığın anı ve bir sürü paylaşılacak fotoğrafla geri döndük kürkçü dükkanımıza.Aslında paylaşılacak daha fazla şey olmasını dilerdim.Ancak tatili aile büyükleriyle beraber geçirince biraz da onlara uymak durumunda kalıyorsunuz ister istemez.



Ardeşen'de evin penceresinden manzara
Eşim Rize Ardeşen'li ve dedesinin Ardeşen’deki evine gittik biz.Doğal olarak bir otele değil de bir eve gittiğinizde görmek istediğiniz yerler yanında ziyaret etmeniz gereken akrabalar,konu komşu da programa dahil oluyor.Süre de 1 hafta ile kısıtlı olunca her şeye yetişemiyor insan haliyle.Hele bir de bizim gibi 2 yaşında yerinde duramayan bir ufaklıkla beraberseniz biraz da o yön veriyor yapılacaklara.

Biz Ardeşen merkezine 10 dk uzaklıkta sahilden de biraz yukarda denizi tam tepeden gören,arkasına dağları alan bir evde kaldık.Eşimin dedesinin evi,dede yılın büyük kısmını burada geçiriyor yalnız başına 2 yıldır babaanne yok aramızda.Kışın da İstanbul’a dönüyor istemeyerek de olsa.Ev 2 katlı ahşap bir ev ve bahçesinde meyve ağaçları olan sakin sessiz tam kafa dinlemelik.
armut ağacı Tuğra armutlara doyamadı
kiviler henüz olmamıştı
















Armut,karayemiş,fındık,kivi,portakal ne ararsanız var.Tuğra meyve delisi olduğu için pek zorlanmadık,dedesi elleriyle ağaçtan topladığı armutlar ve karayemişlerle besledi onu.Karadeniz’i bilenler bilir arazi çok engebeli olduğu için olur olmaz yerlerdeki ağaçlardan meyve toplamak bazen zor olabiliyor.Bunun için de musakkale denilen bir alet geliştirmişler,ucunda fileden bir torba asılı olan uzunca bir sopa.Onun yardımıyla alıyorlar meyveleri kolaylıkla,ama maalesef fotoğrafını çekmeyi unutmuşum.

Elbette Rize’de gözünüzün gördüğü her yerde çay olduğunu söylememe gerek yoktur.Tek bir santimetrekarelik alan bir boş değil,her yer yeşil;neredeyse insan eksen insan çıkacak cinsten bereketli topraklar.

Çayları toplamak için de ailelere yarıcılar yardım ediyor.Çünkü herkes yerini toprağını bırakıp büyük şehirlere yerleşmiş ve yeni nesil de pek bu işlerden anlamıyor.









Tıpkı eşimin ailesinde de olduğu gibi,rahmetli babaanne toplarmış kendi çaylarını eskiden ama artık yarıcılar yapıyor bu görevi.Yarıcılık demek de toplanan çaydan elde edilen hasılatın yarı yarıya paylaşılması anlamına geliyor. Dedenin evinin alt katında yaşayan yarıcı aile de çok cana yakın ve Tuğra çocuklarla çok iyi vakit geçirdi.Özellikle de inekleri ile,orda olduğumuz 1 haftalık sürede de hep misler gibi katkısız doğal sütünü içti. (üstteki resimdeki de Meryem Teyze ve torunu Gizem).Karadeniz Kadını yazıma eklediğim fotoğrafdaki kadın gibi aynı Meryem Teyze;hem torunlarına bakıyor gelinler başka yerlerde çay topladıkları için,hem evinin işini yapıyor;kendi ekmeğini,pekmezini,peynirini,tereyağını kendi elleriyle yapıyor;bu arada 2 ineğine bakıyor bunca işin arasında gün içinde mutlaka onları beslemek için taze otlar topluyor;yine de yüzünden gülücükler hiç eksik olmuyor.
bunlar da sarı inek ve yavrusu
Bizimle aynı zamanda Karadeniz’de bulunan kuzenim ve eşiyle beraber bir gün Ayder’e çıktık.Adı gibi fırtına gibi akan Fırtına Deresi’nin eşliğinde gerçekten bu zamandan çok uzakta bir yere ulaşıyorsunuz Ayder Yaylasında.


Aslında Karadeniz’i gezme şansınız olursa her yeri ayrı güzel ve doğallığını bozmamış ne insanı ne de doğası.Sanırım onca turistin de defalarca o kadar yola rağmen Karadeniz’e gitmesi bundandır.Fırtına Deresi özellikle son yıllarda rafting meraklıları için de çok cazip.
Şenyuva Köprüsü (yapılış tarihi 1696)

Rize’ye bağlı Çamlıhemşin deyince akla gelen ilk şey, Ayder Yaylası. Yaylaya Çamlıhemşin içinden geçerek ulaşıyorsunuz. Ayder Yaylası’na çıkarken dünyanın korumada öncelikli 200 ekolojik bölgesinden biri olan Fırtına Vadisi’nden geçiliyor. Çamlıhemşin’e 19 kilometre uzaklıkta ve 1358 metre rakımlı Ayder’de 2 bin yatak kapasitesine sahip 25 otel ve pansiyon var. Suları 260 metre derinlikten çıkan, sıcaklığı 50 dereceye ulaşan Ayder kaplıcalarını da unutmayalım. Burada trekking yapmak için çok uygun alanlar bulunuyor. Ayder’de her temmuzda boğa güreşleri yapılıyor.(bu bilgi Hürriyet gazetesi arşivinden alınmıştır.)
Ayder’e giden yolda Fırtına Deresi üzerinde çok güzel köprüler var,altınızda deli gibi akan Fırtına’nın şarkısı eşliğinde sonsuz yeşillik sizi alıp götürüyor.
alttan akan suyun sesini de getirmek isterdim
Tabii tüm bunları yaşarken bir taraftan da Tuğra’nın itirazları,arabadan inerken terli kıyafetlerini değiştirmeme inatları,ağlama krizleri,iki lokma yememize izin vermemelerini yaşıyoruz ama şimdilik onları unutalım.
koltuğunda oturmaktan sıkılmış bir küçük adam

Ayder’e çıkmadan önce yolumuz üzerinde olan Zilkale’yi görmek istedik ancak tadilatta olduğu için ancak dışardan görebildik,oysa içinden manzara çok güzelmiş söylenenlere göre.


Ayder’de yemeğimizi Mucit Mustafa’nın yerinde yedik,hava ince ince çişelerken menümüzde bol tereyağında kızarmış alabalıklarımız,mıhlama,kiremitte köfte,kiremitte sebzeli kebap,mısır ekmeği vardı.




Tesis oldukça büyük ve kalabalık,minik bir elektrik santrali var ,elektrik enerjisi üretip tesisin elektriğini de kendileri sağlıyorlar.Bir de mısır değirmeni var sürekli mısır unu öğütüyor ve dileyen hemen tazecik satın alabiliyor.Almadığıma sonradan çok pişman oldum sormayın gitsin.



Afiyetle yediğimiz yemeğin üzerine çaylarımızı da içtik ama küçük bardakla elbette…


Mustafa Mucit’in yerinden sonra bir başka tesise uğradık kahve molası için,Hoşdere Kalegon Dağ Evi-Ayder.Masamızda oturmuş kahvelerimizi yudumlarken kulağımıza gelen tulum sesi bizi çağırdı kendine.Tuğra tulum sesini duyunca yerinde duramıyor babası daha bebekken öyle bir işledi ki içine çocuk deli oluyor,başlıyor horona.Neyse Tuğra ile müziğin geldiği yere yöneldik ki,5-6 tane bey kendilerine özel tulum çaldırıp eğleniyorlar.Ama etraftan bizim gibi dayanamayıp gelenlerin sayısı artınca onlar da ortadaki boş alana geçtiler katılanlarla beraber horon ziyafeti çektiler herkese.Eee oralara kadar gidip de horon da tepmedik demedik yani.Horon sırasında o kadar etkilenmiş ve kendimi kaptırmışım ki fotoğraf çekmeyi unutmuşum kusuruma bakmayın.

Bu yıl çok fazla yer göremedik ama daha uzun yıllar oralara gideceğimiz düşünülürse hepsi sırayla olur.Daha çok Ardeşen-Fındıklı arasında geçti tatil.Ardeşen’de dede,Fındıklı’da eşimin anneannesinin evi var.Fındıklı da çok şirin bir yer,yeni Karadeniz sahil yolu anneannenin hemen evinin önünden geçiyor ama çok da fazla trafik olduğu söylenemez.Karşınızda deniz var ama hava girmek için pek müsait olmamış bütün yaz.Bizim orada olduğumuz 1 hafta süresince de sadece 1 gün hava açıktı ama güneşli değil.Ardeşen’de yarıcı Meryem Teyze,Fındıklı’da da anneannenin bahçede misler gibi domatesler,salatalıklar (Lazca şuka diyorlar,benimki de pek hoşuma gidiyor bu isim) ,patlıcan,biber yetiştiriyorlar.








Dönerken de anneannenin bahçesinden olmuş domatesleri,salatalıkları topladım;ağaçtan kocaman kocaman limonlardan aldım ve şimdi afiyetle yiyoruz.Yine kayınpederim ve eşimin topladığı karayemişlerden de reçel yaptım yoksa yenmeyip ziyan olacaklardı.Karayemiş özellikle şeker hastaları için çok faydalı bir meyve, cicekleri cay olarak kullanildiginda kan temizleyici olmasi bakimindan vücuda yarari büyük.



bu da bahçedeki güzel çiçeklerden biri

Karayemişin kurutulmus cicekleri, cay olarak kullanilarak kan temizleyici olmasindan dolayi cilde ve romatizmal hastalıklara iyi gelirmis. Bogaz iltihaplarina gargara olarak kullanılıp,idrar söktürücü olmasından dolayı, böbrek ve idrar yolu taşları bakimindan iyi gelirmis. Ayrıca yapraklarından da mürekkep yapılırmış.


Uzungöl gezimiz bir sonraki sefere kalsın,biraz da heyecan olsun.
Siz benim yazımı merakla beklediniz,şimdi sıra bende.Ben de sizin yorumlarınızı bekliyorum.
Yorum Gönder