17 Ağustos 2008 Pazar

Karadeniz Notları 2 Uzungöl / Sürmene / Rize


Pek çok insan henüz gitmemiş olsa da Uzungöl’ün o meşhur fotoğrafını bilir,göl kenarındaki cami ve göz alabildiğine bir yeşillik.Ben yaklaşık 20 yıl kadar önce ilk defa gitmiştim ailemle beraber. Aradan geçen yıllarda oldukça gelişmiş Uzungöl,bir sürü tesis var ve ziyaretçisi de oldukça fazla.

Havanın yağmurlu olmasına rağmen insanlar çoluk çocuk toplayıp gelmişler aynen bizim gibi.Hem yerli halk hem de yerli-yabancı turistlerin en çok ziyaret ettiği yerlerden biri Karadeniz’de Uzungöl.


En çok Araplar ilgimizi çekti,hepsi süper lüks son model arabalarıyla ülkelerinin kavurucu sıcaklarından kaçıp gelmişler.Buralar onlar için adeta cennet,bu kadar yeşilliği ve serin havayı başka nerde bulabilir ki insan yazın ortasında?Üzerimizde incecik kıyafetlerle evden çıktığımız halde çiseleyen yağmura da aldırmadan gölün etrafında ailecek yürüdük.Tuğra’nın yağmurluğunu bavula koymakla iyi ettiğimizi de burada anladık.Karadeniz’e tatile gidenler sakın yaz mevsimi diye aldanmasın.Bavullarına mutlaka birkaç parça kışlık eşya atsınlar hatta şemsiyelerini de.Mutlaka işe yarayacaktır.Göl etrafında yürürken elimde fotoğraf makinem bolca kare çektim bu güzellikleri ölümsüzleştirmek için.Yürürken gördüğümüz bir teyzeden de elleriyle dağlardan topladığı dağ otlarından aldım,kuşburnu ve böğürtlen çiçeği kışın çay yapıp içeceğiz ve oraları anacağız.Eskiden hatırladığım kadarıyla çok tesis yoktu Uzungölde,sayıları bir hayli artmış ve de hemen hemen hepsi dolu. Biz de uzunca bir yürüyüşten sonra iyice acıkıp bir yere girdik ve yine o eşsiz Karadeniz yemekleri ile karnımızı doyurduk
Tereyağda pişmiş alabalık,salata,mıhlama,fırın sütlaç,Akçaabat köfte.



Orda yediğim mıhlama sanırım şimdiye kadar yediğim en iyisiydi.Aman anneannem duymasın,ama kuymaktan biraz farklı o yüzden aynı kategoride değerlendirmiyorum yine de.Tuğra paşa da mekanın ve havanın etkisi ile olsa gerek çok acıkmıştı ve ilginçtir ki masada usluca oturup köftelerini yedi bizi üzmeden.Yemek sonrası gölün manzarasını bir de tepeden görmek için arabayla yukarılara tırmandık.


Hava yağışlı ve sisli olmasına rağmen oranın büyülü atmosferi gerçekten görülmeye değerdi.
Zaten bana göre Uzungöl’e ‘’Efsunlu Göl’’ denmeli.Öylesini büyülü ve bu dünyanın dışında bir havası var ki orda yaşayanların ömürlerine ömür katıyordur eminim. Uzungöl artık tam bir turistik mekan olma özelliği taşıdığından etrafta da birçok hediyelik ve yöresel eşya satan dükkan var.


Ben bakır bir yumurta sahanı aldım ne zamandır aklımdaydı zaten.Geldiğimden beri de mincilerimizi onda pişiriyorum.(Minci ya da kimilerine göre minzi nedir diye merak edenler için daha sonra anlatacağım)






Uzungöl dönüşü yolumuzu Sürmene’ye çevirdik,annemin memleketine.Annem her ne kadar Sürmeneli olsa da tüm hayatı boyunca çok az gitmiş,o yüzden de pek bilmez.Madem yolumuz oralara kadar düşmüş,annemin Sürmene’de yaşayan kuzenini ziyaret edelim dedik.Çarşının içinde küçük bir lokanta işleten Galip Abi’ye de sürpriz oldu elbette,illa o gece bizi misafir etmek ve köyden bize fındık getirtmek istedi.Fındık hakkımızı da sonraya bırakıp bir dahaki sefere kalacağımıza dair söz vererek ayrıldık.




Fındıklı’ya anneannenin evine döndük. Ertesi gün de ver elini Arhavi dedik.Oranın meşhur Rus pazarı vardır,taa oralarda bile yine bir pazar buldum yani.Eskiden bu pazarlarda gerçekten çok ilginç ve çok ucuza şeyler bulmak mümkünmüş ama ben sadece gezmekle yetindim,herkes deli gibi alışveriş yapıyor aynıları İstanbul’da da olan şeyleri almak için çırpınıyor.Elbette fiyatlar biraz daha uygun ama oralara kadar gidip de pazarda vakit kaybetmek akıl işi değilmiş.Son günümüzü pazara ayırınca Sarp Sınırına gitmeyi başka sefere erteledik.Malum ertesi gün yola çıkacağımız için çok yorulmayalım dedik.Bir de unutmadan Rize Ardeşen’in de semt pazarına gittik bir gün hem eve alışveriş yapmak hem de ne var ne yok diye bakınmak için. Herşey taze taze ve o kadar bol ki insanın hepsinden alıp İstanbul’a getiresi geliyor.En çok da balık tezgahındaki balıklar ve sarımsak dağı çekti ilgimi.




Tuğra’ya da minik bir tabure aldık (Lazca kuli deniyor).Banyoda ellerini yıkarken lavaboya yetişemediği için işimize yaradı,çok hoşuna gitti onun da. Yine bir günümüzü de Rize merkezde çarşıda geçirdik.Meşhur Rize bezlerinin satıldığı dükkanları gezdik,ufak tefek bir şeyler aldık.Tuğracığın yemeklerine katmak için taze tereyağı,meşhur Kolot peynirinden aldık.



Bir de tabii yine oraya has kavurma.Biz biraz boğazına düşkün aileyiz,gittiğimiz her yerden yenecek bir şeyler almadan dönersek ayıp olur.


Hadi minciyi de başka yazıya bırakmayayım da şimdi anlatayım yoksa araya başka şeyler girer de merakta kalanlar olur neme lazım. Minci ya da kimilerinin deyişiyle minzi Rize’ye has bir peynir türü.Aslında bildiğimiz lor peynirine benziyor.



Ama onu biraz çürütüp tavada eritilmiş tereyağına atıp üzerine de su katıp öyle tavalıyorlar.Sonra da ekmeği bana bana yiyorlar.
minci tava Benim eşim de çok sevdiğinden dedesi bir arkadaşına özel olarak yaptırttı.Ben su yerine süt ile yapıyorum daha besleyici olması açısından.Lazlar minciyi hemen her öğünde yapıyorlar.Ana yemek öncesi yenebiliyor.Ben daha çok kahvaltılarda yapıyorum. Önümüz Ramazan olduğu için bu yıl daha çok sahur menümüzde olacak minci tava.Benim gözümle ve kalemimle sınırlı da olsa kısa bir gezinti yaptınız.Umarım hoşunuza gitmiştir.
Yorumlarınız.
Yorum Gönder