29 Temmuz 2009 Çarşamba

Vişne Likörü / Vişne Şurubu Yapımı - 1



Geçen yıl Likör Olamayan Vişnelerim diye bir yazı yazmıştım. Sevgili Uçan Martı Gülden' de görüp yarım kilo vişne ile likör denemesi yapmıştım, sonunda likör yapmayıp şurup olarak tüketmiştik. Ama bu yıl fazla fazla yapmayı aklıma koymuştum. Bir kısmı yine küçük adam için şurup olacak, bir kısmı da geçen yıldan aklımda kalan likör yapımında kullanılacak.
Bu defa tadını çok iyi bildiğimden markette ne kadar vişne varsa hepsini (2,5 kg ) aldım, ama yarın ilk iş gidip gelmişse yine alacağım. Sırf bunun sebebine 2 gündür civarda ne kadar market varsa geziyoruz küçük beyle, ne hikmetse hiçbir yerde yok, varsa da ezik büzük. Sanırım geç kaldım mevsimini kaçırdım. Bugün de kavanoza yerleştirir yerleştirmez hemen burda paylaşayım istedim, olur da yapmak isteyen olursa vişne bulabilsin diye.
Bu likörü ya da şurubu yapmak biraz uzun bir vakit alacak 2 ay kadar, ama denemeye çekinenlere benden tam garanti. Sonunda beklediğinize pişman olmayacaksınız. Şimdilik yapmanız gereken sadece vişne bulabilmek. Gerisi şöyle;

1 kilo vişne
500gr tozşeker
10-12 adet karanfil
4-5 adet çubuk tarçın
1 su bardağı votka ya da kanyak ( likör yapacaklar için )
Yapılışı:
1. Vişnelerin saplarını ayıklayıp çekirdeklerini çıkarmadan yıkayın.
2. Büyükçe bir cam kavanoza bir sıra vişne bir sıra şeker olacak şekilde yerleştirin.
3. Kavanozun üzerine bir tarih etiketi koyun ve kavanozun ağzını sıkıca kapatın. Balkonunuzda ya da terasınızda güneş alan bir yerde 1 ay bekletin. Arada bir kavanozu sallayın ki dibine çöken şekerler iyice erisin.
4. İlk 1 ayın sonunda kavanozun kapağını açarak içine karanfilleri ve tarçın çubuklarını ekleyin ( tülbente sarılı olarak )
5. Kavanozu kapatıp 1 ay daha güneşte bekletin.
6. İkinci ayın sonunda kavanozu açıp güzelce süzün. Ve içine kanyak ya da votkasını ekleyip şişelere doldurun. ( Şurup olarak alkolsüz tüketecekseniz içine hiçbirşey katmadan buzdolabına kaldırın, içileceği zaman sulandırıp servis yapın )

Ben bugün ilk maddeyi uyguladım ve fotoğrafladım. Bir aksilik çıkmadığı taktirde 1 ay sonra kavanozu açıp ikinci maddeye geçeceğim. O zamanki halini de mutlaka paylaşırım burada.
Bu arada Cumartesi sabahı yine yollara düşüyoruz, 2 haftalığına Tekirdağ Kumbağ'a annemin yanına gidiyoruz küçük adamımla. Orda sürekli internet erişimim yok ama fırsat buldukça bloguma tarif eklemeye çalışacağım.

24.08.2009 itibariyle ekleme: Maalesef 2 haftalık Tekirdağ tatilimiz dönüşünde vişnelerimin üzerinin küflenmiş olduğunu ve keskin bir koku yaydıklarını gördüm. Çok büyük hayal kırıklığı ile dökmek zorunda kaldım. Bu yıl da likör yapamadım, seneye Allah kerim.

26 Temmuz 2009 Pazar

Kız Kardeşim İçin / TuzBİBER Ağustos 2009 sayısı

TuzBİBER dergisi Ağustos 2009 sayısı hazır, bu sayıda okuduğum bir kitaptan bahsettim.
Dergide çok güzel tarifler var yine bu sayıda, mutlaka bir göz atın ve '' Hayat Bahçesi '' ni de okumadan geçmeyin.
Dergiyi ve birbirinden güzel tarifleri okumak için buyrun burdan .
KIZ KARDEŞİM İÇİN

Dünyaya niye geldiğinizi, getirildiğinizi hiç sorguladınız mı? Bir aşk çocuğu mu yoksa bir kaza sonucu mu olduğunuzu? Ya da şöyle sorayım eğer bir aşk sonucu değil de bir mecburiyetten dünyaya getirildiğinizi bilseydiniz tavrınız ne olurdu? Yine de ailenizi sorgusuz sever, benimser miydiniz yoksa o ailenin bir ferdi olarak görmez miydiniz kendinizi? Çok istenen bir bebek olmak ile kardeşinin hayatını kurtarabilmek için dünyaya getirilen bir bebek olmak arasında ne fark vardır? Biri diğerinden daha mı az sevilir, ya da biri diğerinden daha mı az evlattır? Eğer çocuğunuzun kanser olduğunu ve son çarenin onunla doku uyumuna sahip bir kardeşi olması gerektiğini öğrenseniz siz ne yapardınız? Ya da böyle bir hastalığı olan kardeşinizin tedavisi için dünyaya getirildiğinizi öğrenseniz ne düşünürdünüz? Kanınızın son damlasına kadar onun iyileşmesi için kendinizi sorumlu mu hissederdiniz yoksa bir birey olarak kendi haklarınızın da olduğunu sorgular mıydınız? .....

Tüm bu soruları ve çok daha fazlasını bu kitabı okurken sordum kendime. Kız Kardeşim İçin, doğumgünü hediyesi olarak kızkardeşime aldığım bir kitaptı aslında ama baktım ki o okumaya başlamamış ben el koydum hemen. Uzun zamandır okuduğum en çarpıcı ve beni çok derinden etkileyen bu kitabı bitireli çok oldu ama konunun işlenişi, verilen duygular ve hiç beklemediğim sonuyla beni uzun süredir düşündürüyor. İstedim ki derginin bu sayısında da biraz kitaptan bahsedeyim, benim hayat bahçemde her zaman yanıbaşımda olan. Yemek kadar içmek kadar hayatımda vazgeçilmez olan okumak.

Kate lösemi hastası bir kız, henüz ufak bir çocukken hastalığı ortaya çıkıyor. Çeşitli tedavilerin ardından doktorların salık vermesiyle ailesine en uygun tedavinin onunla mükemmel doku uyumuna sahip birinden ilik nakli yapılması olduğu söyleniyor. Ve bu mükemmel doku uyumlu kişi hali hazırda hayatta olan erkek kardeşi Jesse de olamayınca anne Sara ve baba Brian' a tek çare öneriliyor: Kate ile mükemmel uyumlu dokulara sahip yeni bir bebek yapmak. Öyle ki bu bebek labarotuvar ortamında döllenip annenin rahmine yerleştiriliyor ve sabırsızlıkla bekleniyor doğması. Ve Anna doğar doğmaz da hayatının ilk özverisi ile kordonundaki kan ile ablasına hayat veriyor. Yapılan ilik nakli Kate ve aileyi uzunca süre rahatlatıyor ancak hastalık nüksetmeye başlayınca aile soluğu her defasında bir kucakta Kate bir kucakta Anna hastanede alıyor. Anna küçük bir kız, yapılan iğnelerden, kan alma işlemlerinden her çocuk gibi korkuyor. Elbette ablasının yaşadıkları yanında bunlar öylesine ufak korkular, öylesine dayanılması kolay acılar ki hep gözardı ediliyor. Ne Sara ne de Brian görmüyor bir kızlarına hayat vermek için canlarını dişlerine takmış gayret ederken diğer kızlarının neler yaşadığını, onun da bir çocuk olduğunu unutup taşıyabileceğinden fazla yükü omuzlarına yüklerken. Anna ise sanki hayattaki tek gayesi ablasını iyi etmekmiş gibi ne çocukluğunu yaşabiliyor dilediğince ne de kendi olabiliyor. Ta ki gün gelip de tüm ailenin hayatını sarsacak o kararı verene kadar. Tüm tedavi, hastane, Kate üçgeninde yaşanan bir hayatı sorguluyor ve '' ben bu hayatın neresindeyim, kimim, niye kendi vücudumu benden izinsiz kullanıyorlar?'' diye düşünüp ailesine karşı dava açıyor, tıbbi azad davası. Yani tıbbi olarak kendi izni olmaksızın vücudunun herhangi bir parçasının ya kanının kullanılmasını engellemek için bir dava. Daha da açıkcası hayatı, nefes alması onun bu kararıyla son bulabilecek ablasını ölüme gönderebilecek bir dava. Niye böyle bir karar veriyor peki, sevmiyor mu ablasını? Hayır seviyor hem de çok ama bu kendini ailesine bir birey olarak farkettirmek için yaptığı bir hareket. Onu ve erkek kardeşi Jesse'yi yok sayarak sadece Kate üzerine odaklanan ailesine bir tepki sadece; biz de varız, biz de sizin çocuklarınızız ve ben artık kendi vücudumu kullandırmak istemiyorum, demenin en çarpıcı yolu. Öyle ki anne ve baba başta inanamıyorlar böyle birşeye, nasıl olur Anna olmazsa Kate olmaz ki diye ne yapacaklarını şaşırıyorlar. Anna' ya karşı tavır alıyorlar ve böylesi cesur bir kararı veren Anna aynı çatı altında ailesiyle yaşayamayacağını anlayıp evden ayırılıyor. Çok zorlu bir dava süreci, bu esnada Kate' in hastalığının çok güç bir dönemece girmesi, ailenin her ferdinin farklı düşünceleri yüzünden birbirleriyle çatışmaları, hatta sakladıkları yönleriyle yüzleşmeleri ve hayatın tek savaşının hastalıkla olmadığı gerçeğinin farkına varmaları. Hastane ve Kate dışında tamamen kendi hallerine terkedilmiş, yaptıkları çok fazla sorgulanmayan, çünkü yapılacak çok daha elzem işler vardır hep, Kate iyi olsun da gerisi nasılsa hallolur diye düşünmenin ödenmesi çok ağır faturası.
Dava sonunda alınan karar çok şaşırtıcı olmasa da aslında hayatta kazandığımız bazı şeylerin gerçekten kazanılmış olup olmadığını düşündürtüyor bize. Çok engebeli bir yoldan sonra varılan düzlük bizi ne kadar mutlu edecektir ya da o düzlüğe varılınca herşey dilediğimiz gibi mi olacaktır, hiç bilemediğimiz bir muamma.
Ne için çabaladığımızı ve hayatın bize nasıl sürprizler hazırladığını bilmiyor oluşumuz içimi acıttı benim. Yaşarken belki hiç farkına varmadığımız, belki hiç aklımıza bile gelmeyen şeyler oysa ki ne kadar yakınımızda. Kader denilen şey ne kadar da bizim planladığımızın dışında ve farklı. Hayat işte bu, bizim ondan beklediğimizi ya da kazandığımız şeyin keyfini sürmemizi beklemiyor; kendi çarkını döndürüp bizi de içine katıveriyor sorgusuz sualsiz.

En başta sorduğum tüm o soruları hala kendime soruyorum, hem bir evlat olarak hem de bir anne olarak. Ne doğru cevabı bulabiliyorum ne de bu soruların doğru cevaplarını bilen olduğunu sanıyorum. Tek bildiğim anne olmak dünyadaki en zor görev, en sınırları belirsiz uçsuz buçaksız deniz. Ve henüz tek çocuk annesi olsam da emin olduğum, bir değil on tane de olsalar hiç farketmez. Ve bildiğim bir şey daha var ki sadece çocuklar öyle olduğunu sanıyorlar, oysa annelerin yüreğinde her birine ayrı kocaman yerler var. Hepsinin sevgisini taşıyacak kadar geniş bir yürekleri.

Eğer siz de bugünlerde ne okusam diye düşünüyorsanız işte size elinizden düşürmeyeceğiniz bir kitap. Biraz içinizi burkabilir kabul, ancak hayat sadece aşk meşk muhabbet değil. Herkese sağlıklı, mutlu bir Ağustos ayı diliyorum. Unutmayın tercihlerimiz bizi anlatır.

24 Temmuz 2009 Cuma

Kabak Sefası

Kabak bizim evin en sevilen sebzesi dersem yalan olmaz sanırım. Ya da en çok pişirilen mi demeliyim. Küçük adamın naz yapmadan, bana kırk takla attırmadan yediği yegane sebzedir kabak. Ama bu şekliyle hiç pişirmemiştim daha önceden. Ne zamanki Aslı' da gördüm hiç vakit kaybetmeden denedim. Küçük beye yedirmedim bundan ama büyük adam ve ben sonuçtan çok memnun kaldık. Zaten üzerine beşamel sos dökülüp de yenmeyecek şey tanımıyorum ben. Neyin üzerine ekleseniz yediriyor. Ben fikri Aslı' dan aldım ama onun tarifini birebir uygulamadım ben.

Malzemeler:
3 adet kabak
200 gr kıyma
1 adet domates
1 adet soğan
tuz, karabiber
2 yemek kaşığı tereyağı
2 yemek kaşığı un
yeteri kadar süt
rendelenmiş kaşar peyniri
muskat cevizi rendesi
Yapılışı:
1. Öncelikle kabakları uzunlamasına ortadan ikiye bölüp içlerini oyun ve sıcak suda çok yumuşamayacak şekilde haşlayın.
2. Kabakları kenara alıp iç harcı için soğanları az yağda kavurup içine kıyma ve domatesi de ekleyip kavurun. Tuzunu ve karabiberini katın.
3. Kabakları fırın kabına alıp içlerini kıymalı harçla doldurun.
4. Beşamel sos için erittiğiniz tereyağına unu ekleyip unun kokusu çıkana kadar kavurun.
5. Sütü yavaş yavaş ekleyip kıvamlı bir sos hazırlayın. İçine tuzunu ve biraz muskat cevizi rendesini de ekleyip ocaktan alın.
6. Beşamel sosu kabakların üzerine paylaştırın ve önceden ısıtılmış 170 derece fırında üzeri kızarıncaya kadar pişirin.
7. Fırından çıkarmadan önce üzerine rendelenmiş kaşarları da ekleyip birkaç dakika sonra fırından alın.
8. Sıcak olarak servis yapın.

Afiyet olsun

22 Temmuz 2009 Çarşamba

Ev Yapımı Limonata


Gökçeada' dan döner dönmez ayağımızın tozuyla Şile' ye gittik. Babaannesi ve dedesi küçük adamı çok özlemişler, birkaç gün de orada keyiflenelim dedik. İyi de etmişiz, tatilde giremediğim kadar denize de girdim Şile' de. Küçük adam da doya doya kumsalda oynayıp babaannesi ile olmanın keyfini çıkardı. Dün evimize ve düzenimize geri döndük. Tüm gün bahçede dolanıp, Marki 'nin peşinden koşarak eğlenen küçük adam için eve kapanmak biraz zor oldu ama çok uzun sürmeyecek. Ağustos ayının ilk 3 haftasını da yine geçen yaz yaptığımız gibi Tekirdağ Kumbağ' da anneannesiyle geçireceğiz. Hem erkek kardeşimin nişanı var hem de Ramazan öncesi enerji depolayacağız. Veee şimdi de tarifte sıra.

Aslında bu tarifi daha önceden blogu ilk açtığım zamanlarda vermiştim ama tekrar vermek istedim. O zaman bunu büyük adam seviyor diye yapmıştım. Onun her anlamda taklidi olarak büyüyen küçük adam da tam bir badede ( yani Tuğra dilinde limonata ) aşığı olunca bu defa onun için yapıldı. Son zamanlarda hepimizin evine girdiğinden emin olduğum bu hazır limonatalar var ya inanın versem koca şişeyi bir seferde içecek. O kadar seviyor yani. Ben de evde kendim yapıyım da bari katkısız olanını içsin istedim. Biraz şekerini az tuttuğumdan pek de ağız tadına uymadı onun ama bence inanılmaz ferahlatıcı oldu. Bu sıcak yaz günlerinde yapın atın buzdolabına, gelen giden içsin serin serin.



Malzemeler:

3-4 adet limon
150-200 gr tozşeker
1,5 lt su
birkaç taze nane yaprağı


Yapılışı:
1.Limonları güzelce yıkayıp kabukları ile birlikte mutfak robotuna atın ve iyice ufak parçalar haline gelene kadar çekin.
2.Üzerine şekeri ve nane yapraklarını da ekleyip bir süre daha karıştırın
3.Bu karışımı derin bir saklama kabına alıp içine 1 lt suyu da ekleyip şeker iyice eriyene kadar karıştırın.
4.Karışımı buzdolabında mümkünse bir gece bekletin.
5.Ertesi gün ince bir süzgeç ile süzün ve içine 1/2 lt daha su ekleyin

Afiyet olsun.