15 Temmuz 2009 Çarşamba

Gökçeada İzlenimlerim

Bu yılki tatil rotamızın Gökçeada olmasına geçen yaz Bozcaada tatilimizde karar vermiştik. Bozcaada' yı çok sevip beğenince kardeşi Gökçeada' yı da tanıyalım istemiştik. Gittik ve tanıdık. Benim şahsi fikrim Bozcaada kadar olmasa da gidilip görülmeye değer bir ada, farklı renkleri, kültürü, temiz havası ve denizi ile fazlasıyla tatmin edici bir tatil yöresi. Hatta bu mevsimde Bozcaada' nın inanılmaz kalabalık olacağını da düşünürsek Gökçeada kesinlikle daha avantajlı çünkü henüz tam olarak turizmi fazlasıyla gelişmemiş. Bir de ben geçen yıl Bozcaada' da denizin soğukluğundan doya doya giremediğim için Gökçeada' nın suyunun çok daha sıcak hatta bazı koylarda fazla sıcak olduğunu söylemem gerek.

Biz Tekirdağ, Keşan Gelibolu, Eceabat istikametinde ilerleyerek Kabatepe Limanından yaklaşık 2 saat süren bir feribot ile adaya ulaştık. 2 saat elbette çok uzun, bir süredir 1 saatl süreli yeni feribotlar da sefere başlamış ama şansımıza biz giderken de dönerken de 2 saatlik olan eski feribota denk geldik. Martıları seyrede seyrede gidip geldik işte.




Adada birkaç otel dışında pansiyonlar da var kalınabilecek ama otel sayısı bence yetersiz. Biz tercihimizi büyük ve kalabalık bir oteldense bize daha özel hizmet sunulacağına inandığımız ve sakin olacak butik bir otelden yana kullandık. Öyle yapmakla iyi de yaptık sanırım. Adanın en eski yerleşim yerlerinden biri olan Zeytinliköy' deki Zeytindalı Hotel' de kaldık. Otel aslına uygun olarak yeniden inşa edilmiş 2 taş Rum evinden ve bir villadan oluşuyor. Aşağıdaki fotoğraf otelin web sayfasından ve aynı zamanda bizim kaldığımız oda.




Önünde kendine ait minik bir bahçesi bile vardı. Gündüzleri tüm şımarıklığı ve edepsizliği ile babası ve bana nefes aldırmayan küçük adamı uyuttuktan sonra nefes aldığımız yer. Bundan sonraki tatilimizi eğer küçük adam olmadan yaparsak kesin sebebi bu tatili bize zehir etmesidir ( büyüdüğünde bunları okusun da utansın umarım ). Aşağıdaki fotoğraf da yine onu uyuttuktan sonra minik bahçemizdeki ufak kaçamağın sabaha kalan görüntüsüdür. Bu arada sigara içmiyoruz eşim de ben de ama şarabın yanında birer tane keyif sigarası tüttürüp efkar dağıttık.
Bizim otelimizin de bulunduğu Zeytinliköy adanın en işlek köylerinden biri hem merkeze yakınlığı ile hem de meşhur kahveleri sayesinde. Gökçeada' nın meşhur dibek kahvesini içip sakızlı muhallebi yiyebileceğiniz tüm kahveler bu köyde. Dolayısıyla adaya gelip de burada kahve içmeden dönen yoktur herhalde. Gökçeda ' nın dibek kahvesi ile anılmasını sağlayan Madam' ın Yeri bu kahvelerin en meşhuru. Ben de lokum eşliğinde ikram edilen kahvemi yudumlamayı ihmal etmedim elbette. Dibek kahvesi üstün nitelikli kahve çekirdeğinin özel yöntemlerle kavrularak aroma kazandırılmasından sonra taş dibekte öğütülmesiyle oluşturuluyor ve mangal ateşinde bakır cezve ile pişiriliyor. Madam' ın Yeri' nin dışında Panayot Usta' nın Yeri de uğradığımız diğer kahve idi. Tuğra bey Madam Amirsa 'nın kendi elleriyle yaptığı krem karamelleri ve pudingleri yemeye doyamadı. Öyle ki Madam bile küçük beye puding yetiştiremedi. Elinde sürekli muhallebi ve puding dolu tepsileri otelin önünden kahveye taşırken anımsayacağım onu.
Yukardaki fotoğraftaki sakızlı muhallebiyi ise bir başka mekanda Beşiktaşlı Barba Hristo' nun yerinde yedik. Küçük adam Barba Hristo ile oldukça iyi muhabbet kurdu ve '' dede'' diye diye yanından ayrılmadı. Minik bir Fenerli olarak Beşiktaşlı eski bir futbolcuyla bayağı bir oynaştı.
Günün ve gecenin her saati kahve içmeye gelenlerle dolu olan bu kahvelerin yanısıra Zeytinliköy ayrıca Ortodoks Hristiyanların da ruhani lideri 1. Bartholomeos' un doğduğu köy.Yılda birkaç defa doğduğu evi ziyaret ediyormuş. Otel işletmecisi Nurten Hanımın dediğine göre Barba Hristo' nun hemen karşısındaki evde doğmuş.




Yine otelimizin yakın çevresinde bulunan bir başka cafede de adanın başka lezzetlerini tatma fırsatımız oldu ; Rum mutfağına özgü vişinada ve cicirya. Vişinada bildiğimiz vişne suyu aslında; Cicirya da yine Rum mutfağından bir tür pizza, özel hamuru üzerine keçi peyniri, nane, kekik ve sütten oluşan harç konulup pişiriliyor. Bunlar öyle çok da fazla özelliği olan şeyler değilidi ama madem ki oraya özgü şeyler denememek olmazdı.


Blog yazdığımdan ötürü sanırım her yediğimizi içtiğimizi fotoğraflamışım. Bu defa küçük adamın ve kendi fotoğraflarımızdan daha fazla yiyecek fotoğrafıyla döndük tatilden. Tatilde de olsak işimizi unutmadık yani:)







Gidilen yer ada olunca balık yemeden dönmek olmazdı elbette. Bir akşam otelde yediğimiz menü hem beni hem de büyük adamı oldukça tatmin etti. Otelin menüsü çok lezzetli Rum ve Türk mezelerinden oluşuyor. Genelde akşamları adanın merkezinde yemek yediysek de otelin de bu anlamda hakkını yememek gerek, oldukça iyi bir ustanın elinden enfes lezzetler sundular bizlere.




Bu börek deniz mahsülleri böreği; zaten adını okur okumaz inanılmaz merak ettim. Şimdiye kadar hiç tatmadığım bir lezzetti ama inanın tadı damağımda kaldı. Bu kesinlikle benim ağız tadıma uymayan şey ise Balık Turşusu; '' denizden babam çıksa yerim '' mantığındaki büyük adamın seçimidir ve asla bana hitap etmedi.


Vee işte tam benlik bir meze; Girit mezesi. Yeşil zeytinler, peynir, baharat ve bol zeytinyağı ile enfes bir mezeydi. Bir ara evde de denemek istiyorum ama aynı tadı yakalayabilir miyim em,n değilim.

Yine benim deniz mahsülleri içinde en sevdiğim şeylerden biri de bu ahtapot salatası. Bu defa biraz daha farklı bir sunumu vardı ama hiç de fena değildi.




Bu arada ana yemek ise Kılıç Rosto idi, ancak yemek hazır olduğunda günün son ışıkları da sönmüş olduğundan burada paylaşamıyorum. Fakat ilk defa denediğim kılıç balığını çok beğendim, tüm bu mezelerle tıka basa doymuş olsam da yanında garnitür olarak sunulmuş harika bulgur pilavı ile beraber son lokmasına kadar yedim. Biraz balık tadından daha çok tavuk lezzeti vardı balıkta ve çok hafifti.


Bu da otelin ilginç menüsü. Benim çok hoşuma gitti, alışılagelmiş bir tarz olmadığı için de paylaşayım istedim. Otel işletmecisi Nurten Hanım, çalışan arkadaşlar Yaşar ve Nuri Bey ve Sevgili Bahar bizlere çok sıcak davrandılar. Evimizdeymişiz gibi rahat ettirdiler bizi. Her birine ve tanışamadığımız tüm otel personeline ayrı ayrı teşekkür ediyorum buradan da.








Tüm bunların dışında da fotoğraflarını çekemediğim bir sürü lezzet tattık. Ama içlerinden Gökçeadalı Çakır' ın Yeri ve Gülhanım Mantı Evi özellikle adına anmak istediklerim. Özellikle Çakır' ın kendi elleriyle pişirdiği balıklar ve mezeler çok başarılı. Ben balık yerine kendilerine özel bir köfte yedim, eti oldukça lezzetliydi. Burda bahsedilmesi gereken bir başka nokta da adanın asi koyun ve keçileri. Adadaki tüm koyun ve keçiler başıboş geziyorlar doğada. Diledikleri gibi otluyorlar ve gittiğiniz her yerdeler. Zeytin ağaçlarına zarar vermeleri pahasına böylesi geleneksel bir yöntemi terketmemiş köylüler. Doğada özellikle bol kekikle beslenen bu hayvanlar Haziran ayında toplanmaya başlanırmış, yünleri kırpılıp kesilecek olanlar kesilir geri kalanlar tekrar serbest bırakılırmış. Böylesi özgür ruhlu koyuncukların etleri de elbette inanılmaz lezzetli oluyor.

Hani derler ya '' Yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerini anlat '' diye; bende tam tersi oldu. Önce yediğimi içtiğimi anlattım, şimdi biraz da gezip gördüklerimizi anlatayım bari. Bizim rehberimiz olan büyük adam her gün farklı bir koya götürdü bizi elinde adanın haritası. Ada bu anlamda da çok zengin çünkü, her biri birbirinden güzel çokça koy var. Rüzgarın esiş yönüne göre dilediğiniz koyda denize girmek mümkün. Deniz dediğim gibi oldukça güzel, asla üşütüp titretmiyor insanı. Hatta kimi koylar da fazlasıyla sıcak bile geldi bize.




Küçük bey içinse d henüz deniz demek taş atmak demek sadece. Şu meşhur Gece Bahçesi' ndeki Maka Paka karakterinin taşlarına benzetti taşları ve sürekli taş attı suya. Suyun fazla serin olmadığı koylarda da suyun içine dalıp çıkıp gönlünce eğlendi. Zaten tatil boyunca huyzuzluk etmeyip canımızı sıkmadığı tek yer de yine kumsal oldu. Ne de olsa Yengeç.






Özellikle sörf yapmak isteyenler için ideal bir plaj olan Aydıncık Plajı ; adanın denize girilebilecek en kuytu ve bakir kalmış koylarından biri olan Laz Koyu; uzun bir yolun ardından ulaşabileceğiniz ve buna değecek güzellikteki Gizli Liman ( adı gibi pek gizli kalmamış, oldukça kalabalıktı ama asla rahatsız edecek derecede değil öyle güney sahilleri gibi, sadece adaya göre biraz kalabalıktı ); yine kayalara monte edilmiş demir merdivenlerden havuza girer gibi denize girebileceğiniz, Gökçeada Sualtı Milli Parkı sınırları içindeki Yıldızkoy var. Burada deniz ilk gittiğimiz gün harikaydı ancak dönmeden önceki gün kısa süreliğine gittiğimizde inanılmaz kirliydi. Gittiğimiz bir diğer plaj da Kuzulimanı idi.



Bizim gezdiğimiz bu koylar dışında gidemediğimiz birkaç tane daha vardı ki vaktimiz yetmedi. Daha çok sörfçülerin tercih ettiği Kefaloz Koyu; diğer bir ufak koy olan Marmaros Koyu; Kapıkaya; Yuvalı Plajı da görülmesi gerekenler arasında. Aslında ada yüzölçümü olarak oldukça büyük bir ada olduğu için gezip görülecek çok fazla yer var, 5 güne maalesef sığdıramadık biz. Artık bir daha yolumuz düşerse oralara telafi ederiz.
Kısacası daha önceden Bozcaada yazımda da dediğim gibi tatil anlayışınız eğer curcuna, gece eğlence mekanları falan olan kalabalık yerler ise gitmeyin Gökçeada' ya. Yok denize girmek, kafa dinlemek, biraz etrafı gezmek farklı insanlar tanıyıp huzur bulmaksa tam size göre bir mekan.

Yorum Gönder